Kaya evde boğuluyor, duvarlar üstüne üstüne geliyor, yağmur
çamur demiyor, bizimki sürekli dışarıda olmak istiyor. Uyandıktan, kahvaltısını
ettikten, evde yarım saat vakit geçirip, hevesini aldıktan sonra dayanıyor
sokak kapısına, başlıyor attaaaa attaaa diye bağırmaya.
Günlerimiz uzun zamandır, şöyle geçiyor; sabahları 45 dakika
sitede dolaşıyoruz, öğleden sonra illaki ya manava ya Migros’a gidiyoruz ama Kaya’ya
yetemiyoruz. Dolayısıyla her gün site gezmelerinin, manavın, Migros’un dışında
yapacak bir şeyler üretiyoruz. Pazartesi, Salı, Çarşamba günleri Gymboree, Perşembeleri
Ulus pazarı, hafta sonları dünya alem var ama cumaları boş geçiyoruz ve bu
sebepten çok zorlanıyoruz. Ne yapalım annecim, cumaları da sitede dolaşalım,
manava, Migros’a uğrayalım sonrada azıcık evde oturalım, sadece bugüncük evde
oturalım demekle, Kaya ikna edilemiyor, evde oturduğumuz her dakika aleyhimize
işliyor, biz evde durdukça Kaya sıkılıyor, huysuzlaşıyor ve akşama doğru çığırından
çıkıyor. Oysa ben ikimizin de mutlu olmasını istiyorum ama Kaya mutsuzken ben
mutlu olamıyorum. Sonunda bir çare buluyorum ve Cuma günlerini gezi günü ilan
ediyorum. Artık her Cuma Kaya’nın ilgisini çekeceğini düşündüğüm bir yere gideceğiz.
Bu hafta ilk gezimizi gerçekleştirdik.
Kaya arabalarla çok ilgili, sokakta, otoparkta, galeride
nere de olursa olsun iki arabayı ellemeden, yanlarına gidip ınnn ınnn demeden
içi rahat etmiyor, arabalar resmen oğlumu gülümsetiyor. Ben de Kaya’nın
arabalara olan bu zaafına güvenim ve 14 aylık olmasını pek de önemsemeyerek, ilk
hedefimizi Koç Müzesi olarak belirledim.
Ben ne kadar akıllıymışım, iyi ki Kaya’nın yaşını dikkate
almamışım. Ne kadar faydalı bir iş yapmışım. Koç Müzesi’nin içi ayrı güzelmiş, dışı
ayrı güzelmiş, gez gez bitmezmiş, zaman burada su gibi akıp gidermiş. Müzeye
adımımızı attığımız anda Kaya kendinden geçti, bir o arabaya koşturdu, bir bu
arabaya, bir motorlara bir camekanlara, zavallım ne yapacağını şaşırdı. Tam üç
saat kaldık müzede, Kaya hiç yorulmadı, bir kerecik bile mızıldanmadı, heyecandan
yemeğini bile yemedi, aç aç dolaştı, hayretler içinde oradan oraya saldırdı.
Sergilenen çoğu şeye dokunmanın yasak olması beni biraz çaresiz bıraktı çünkü
Kaya laf anlamadı, dokunma annecim, yapma sevgilim dedikçe daha da azdı,
arabalara dokunmayı geçti, binmeye kalktı. Güvenlikler sürekli bizi uyarmak
zorunda kaldı sonunda baktılar uyarılar bir işe yaramıyor zangoç gibi peşimize
takıldılar ama değdi…
Sadece Kaya değil, ben de ilk defa gittim Koç Müzesi’ne,
gerçekten şahane bir yermiş. Ne kadar özenmişler, ne kadar detaya girmişler, ne
kadar emek etmişler ve ne güzel düşünmüşler, tek kelimeyle hayran kaldım.
Arabaların, kayıkların, bisikletlerin, bebek pusetlerinin, motorların, uçakların,
tramvayların, faytonların, emme basma tulumbaların bile tarih içinde şekil
değiştirişini konu almışlar. Ne yalan söyleyeyim bu kadarını beklemiyordum.
Keşke Kaya ve ben bir başımıza olmasaymışız da daha güzel fotoğraflar çekebilseymişim, neyse seneye Kaya biraz daha büyüdüğünde onu mutlaka bir kere daha Koç Müzesi'ne getireceğim ve çok daha güzel fotoğraflar çekeceğim.
Haftaya Cuma nereye gitsek acaba, fikri olan var mıdır?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder