11 Mart 2013 Pazartesi

BEBEKLİ AİLELER İÇİN POLENEZKÖY'DE AKTİVİTE

Kocam beni sattı, hem de öyle böyle değil, fena sattı. Özenle bakıcının olmadığı tek günü cumartesiyi seçti ve erkek arkadaşlarıyla şahane bir program yaptı. Efendim en yakın arkadaşı yeni bir tekne almış da, erkek erkeğe bunu kutlayacaklarmış da, cumartesi akşam da teknede kalacaklarmış da, Pazar dönermiş de, büyütecek bir şey yokmuş da. Erkeler hakikaten bazen saf olabiliyor, ben bir konuyu büyütmek isteyeceğim de oturup mantıklı mantıklı düşüneceğim, Ayşe büyütecek bir şey yok, sakin ol diyeceğim hahayt.
Hem cumartesi Kaya ile kimse olmadan baş başa kalacağım, hem kocam cumartesi akşam içip eğlenirken ben büzük büzük evde tek başıma uyumaya çalışacağım, çıtırtılardan tıkırtılardan tırsacağım, hem Kaya bendeki gerginliği alacağından bütün gün huysuz olacak hem de dahil olmak için can attığım bir programı, kocam bensiz arkadaşlarıyla gerçekleştirecek, yok ya…
Amanın cumartesi bir gözümde büyüdü bir gözümde büyüdü, beş katlı evde yapayalnız, Kaya’ya çorba pişirmek için aşağı ineceğim, mama yedirmek için yukarı çıkacağım, üstünü değiştirmek için 3. kata, altını değiştirmek için 4. kata düşündükçe içim sıkıldı. Baktım olayı büyütmekle bir yere varamıyorum, kocam her şeyi göze almış illa da gidecek, ben de çareler üretmeye başladım. O gece benimle kalması için arkadaşlarımı ikna etmeye çalıştım, edemedim, madem kimse bende kalmıyor ben birilerinde kalayım dedim eşe dosta kendimi zorla davet ettirmeye çabaladım kimse yemedi son bir kere daha kocamın programını sabote etmeye çakıştıktan sora baktım olmuyor, oğlumu da alıp bir otelde kalmaya karar kıldım. Annemde halime acıdı, merak etme ben de size eşlik ederim dedi, beni rahatlattı.
Eeee Kaya’yla öyle her otelde kalınmaz, bizimki lüksten, 5 yıldızdan falan anlamaz, şık yerler ona dar gelir, oğluma kocaman bir bahçe ve doğa ortamı lazım dedim ve Polenezköy’de bir otel buldum, Polenezköy Country Club (PCC).


PCC, içinde lamaların, atların, ördeklerin gezdiği, ağaçların arasında, çimlerle çevrili kocaman bir yermiş, pek konforlu değilmiş ama değişikmiş. Burası bizim için tam biçilmiş kaftan dedim ve PCC’da bir ev kiraladım, evler iki katlı, içinde mutfağı, lavabosu, yatağı ve televizyonu var, ihtiyacımız olan da tam bu zaten, mamanızı pişirebilelim, sütümüzü ısıtabilelim, elimizi yüzümü yıkayabilelim, yatıp uyuyabilelim, deniz manzarasıyla, şaşayla, işimiz olmaz bizim.
PPC’de geçirdiğimiz 36 saatin sonunda karar verdim, ben harbi çok akıllı bir kadınım, cumartesi günü iyi ki Kaya ile evde tıkılıp kalmamışım, şahane vakit geçirdik, inekleri, eşekleri, midillileri, ördekleri, kuzları, keçileri, atları, develeri gören Kaya kendinden geçti. Hayatta kedi, kopek ve kuş dışında canlılarında yaşadığını görünce, onlara dokunup, onları besleyince çok mutlu oldu, dünyası şaştı, saatlerce dikilip onları izledi, cesaretini toplayınca yanlarına gitti. Tabi aralarda dikkati dağıldı, tesisin içindeki kamyonlara, traktörlere, arabalara sardı ama özetle ne istiyorsa onu yaptı, neye dokunmak istiyorsa ona dokundu, neye binmek istiyorsa ona bindi, kendince felekten bir gün çaldı.


Oksijendi, ineklerin peşinde koşmacaydı, ördekleri kovalamacaydı derken Kaya, geceleri de gündüzleri de deliksiz ve uzun uyudu. Havalar biraz daha güzelleştiğinde, n e yapsak ne yapsak diye dellendiğimizde mutlaka tekrardan geleceğiz, bebekli ailelerin yarım saatçik bile olsa ziyaret etmesini şiddetle tavsiye ettiğim bu mekana. İkinci ziyaretimiz muhteşem olacak bu sefer babamızda yanımızda olacak…

6 Mart 2013 Çarşamba

KAYA'NIN MUTFAĞI

Daha altı aylıkken oğlunun elini yakma gafletinde bulunmuş bir anne olarak, baktım Kaya’yı fırından, ocaktan uzak tutamıyorum, baktım bizimki tencereleri tavaları birbirine vurmadan, fırının kapağını açmadan, tüm mutfak dolaplarını boşaltmadan rahat edemiyor sonunda Kaya’ya karton kutulardan bir fırın, bir ocak ve mini bir dolap yapmaya karar verdim. Tüm bu kararları alırken de yeni keşfim http://boysgerms.com.au/ dan esinlendim ( bu sitede, benim yaptığımın çok çok daha güzelleri var).

Boygerms, erkek çocuk annelerine özel hazırlanmış şahane ve inanılmaz kapsamlı bir site, doğum günü temalarından, yatak odası dekorasyonlarına, yemek tariflerinden, komik oyunlara kadar her konuda bilgi edinebileceğiniz ve vizyonunuzu açabileceğiniz bir portal. Twitter, Facebook, Pinterest hesapları da var, zevkle takip ediyorum herkese de öneriyorum.
Fırınımı yaparken;
Koli: Migros’dan bedavaya aldım. Migroslar’ın arkasında boş kutu ve kolilerin atıldığı, isteyenlerin gidip alabileceği bir yer bulunuyor, ben de oraya daldım, dışarıdan çöp karıştıran bir deli gibi görünmekle beraber ihtiyacım olan her şeyi rahatça buldum.
Yapışkanlı kap kağıdı: Ortaköy Dereboyu caddesinde bulunan, ıvır zıvır satan dükkanlardan birinden aldım, 5 metresine 3 TL ödedim.
Kartonları kesmek için maket bıçağım, kolileri yapıştırmak için koli bandım ve çirkin görünen yerleri kapatmak için siyah kablo bandım zaten evde vardı.
Neyse kolileri bir güzel kestim, biçtim, kap kağıdıyla kapladım ( kap kağıdının yapışkanlı olması işimi acayip kolaylaştırdı, normal kap kağıdıyla bir saatte halledeceğim işi 20 dakikada bitirdim). Sonunda abarttım gerçekçi olsun diye, yılbaşı ağıcına sardığımız ışıklı kablolardan birini, yaptığım fırının içine yapıştırdım, böylelikle elektrikli fırın efekti yarattım, tek kelimeyle şahane oldu.
Fırının üzerine tabak çanak yerleştirme faslına gelince, evdeki en minik tavaları, en küçük tencereleri kullandım.  Yaptığım raflara Kaya’nın yere attığında bile kıramayacağı karton bardaklardan, kutulardan ve metal kaplardan yerleştirdim. Tüm bunlar düşündüğümden çok daha kısa sürdü, her şeyi Kaya’nın bir öğlen uykusuna sığdırdım.


Böylelikle Kaya’nın, onu asla yakmayacak bir fırını, istese de kıramayacağı bardakları ve biz yemek pişirirken oyalanabileceği, üzeri tavalarla dolu bir ocağı oldu. İşin en güzel kısmı Kaya uyanınca, boyu boyuna, huyu huyuna uygun mutfağıyla karşılaşınca sevinçten çıldırdı.

4 Mart 2013 Pazartesi

MAVİ ÇÖP KUTUSU

Bazen anlayamıyorum, her gittiğimiz yerde Kaya en olmadık, en tehlikeli şeylerle ilgileniyor. Durum evde de pek farklı değil, oyuncaklar, resimli kitaplar falan umurunda bile olmuyor varsa yoksa çatallar, bıçaklar, ayakkabılar, deterjanlar…
Bazen o kadar garip yerlerde, benim daha önce hiç fark etmediğim şeyleri keşfediyor ki şaşırıp kalıyorum. Mesela, 5 yıldır aynı evde oturuyoruz, 5 yıldır yazın her gününü bahçemizde geçiriyoruz ama duvarın köşesinde, tahtaların arkasındaki paslı çiviyi bir kere bile görmemişiz. Kaya emeklemeye başladığı, hareket kabiliyetini kazandığı ilk gün, bizim 5 yıldır bulamadığımız o paslı çiviyi buldu.
Olaylar şöyle gelişti, Kaya emeklemeye başladığında yazdı, biz de biraz pratik yapalım, yere falan kapaklanırsak betona değil de çime düşelim diye bahçeye çıktık. Tam da o gün iki dakika oturabilmenin, devamlı Kaya’nın dibinde durmak zorunda olmamanın, Kaya’nın kısa da olsa kendi başına vakit geçirebilmesinin tadını çıkartıyordum, ayaklarımı sehpaya uzatmış kahvemi yudumluyor arada bir göz ucuyla da Kaya’ya bakıyordum ki bizimkinin sesi soluğu kesildi, pür dikkat duvar kenarında bir şeyler yapıyor. Hiç yanına gitmeye yeltenmedim, aman ne güzel oyalanıyor işte diye geçirdim ki şeytan dürttü, bu hayra alamet değil Ayşe, Kaya orada bir şeyler karıştırıyor, bir yaramazlık peşinde koşuyor dedi hemen ayaklandım. Amanın ne göreyim, benimki ucu sipsivri çıkmış paslı bir çiviyi bulmuş, gözüne kestirmiş, beni kalpten götürmek istercesine de parmağının ucuyla ona dokunup dokunup duruyor. Bu hikaye ne ki…
Bana oturmak, dalmak, gözümü Kaya’dan ayırmak haram. Yalan yok, evde çok rahatım çünkü tüm düzenimiz Kaya odaklı kuruldu, ortalıkta yutabileceği minik nesneler yok, topraklarını etrafa saçabileceği saksılar yok, kırabileceği ıvır zıvır yok, yok da yok ama evden dışarı adımımızı attığımız anda tetikte olmam gerekiyor. En son, aman biraz kendi kendine takılsın dediğimde Kaya’yı küçük bir çengelli iğneyi mideye indirmeye, kopek boku yemeye ve kırık cam parçalarıyla kendini jiletlemeye çalışırken buldum.
Bu Pazar da aynı şey oldu, bu Pazar İstinye Gymboree’de bir doğum gününe davetliydik. Kaya’yı kaptığımız gibi atladık arabaya, tez vakitte vardık partiye. Tabi Kaya’yı içeri de tutamadık, sıcak, kalabalık, bizimkine bastı, kendimizi bahçeye attık. Allahım ne kadar kocan ne kadar güzel bir bahçe, oyun parkları, kaydıraklar, arabalar, tahtadan evler, çimler, ağaçlar, kuşlar tek kelimeyle şahaneydi.
O koca bahçede, onca eğlenceli şeyin arasında Kaya’nın ilgisini ne çekti dersiniz? Çöp kutusu, Kaya’dan her gözümü ayırışımda onu çöpü karıştırırken yakaladım.
                                                    İşte ünlü çöp kovası, koca bahçe ve Kaya
Sonunda çöpü sakladım ama bahçe de pisik çok, ölmüş böcekler, çamur, toz, kir, hepsi itinayla bulundu, hepsi incelendi, hepsiyle vakit geçirildi ama bir kere bile salıncağa binilmedi…

3 Mart 2013 Pazar

BEBEKLER İÇİN KEK TARİFİ


Bebekleri sürekli çorba, yoğurt, et, balık ve pirinç unundan yapılan, içinde şeker bulunmayan, adı muhallebi olan ama muhallebiyle uzaktan yakından alakası olmayan lapamsı bir şeyle besliyoruz. Bu sebepten zavallı bebişler kahvaltıda kendilerinden geçiyor çünkü beyaz peynir, yumurta, zeytin, pekmez, ekmek gibi farklı lezzetleri tadabiliyorlar.

 

Ben de düşündüm taşındım ve şu kanıya vardım, biz bebeklere kahvaltıda yumurta, pekmez ve ekmek ( yani bir nevi un) veriyor muyuz veriyoruz. Peki, öğlenleri yoğurt veriyor muyuz veriyoruz, çorbalarına zeytinyağı koyuyor muyuz koyuyoruz, yeri geldiğinde kafalarında konak çıkmasın diye zavallıların saçlarına karbonat sürüyor muyuz sürüyoruz, çocuklarımız dövülmüş ceviz ya da kuru üzüm yediklerinde sağlıklı beslendikleri için zevkten dört köşe oluyor muyuz oluyoruz. Eee o zaman tüm bu malzemeleri karıştırıp neden bir kek pişirmeyeyim dedim ve…

1yumurta sarısı

1/2cay bardağı pekmez

1/2cay bardağı yoğurt

1cay kaşığı karbonat

1/2cay bardağı zeytinyağı

Dövülmüş ceviz

Kıyılmış kuru uzum

1 ila1,5cay bardağı dolusu buğday ununu, en son un eklenecek şekilde karıştırdım, kabartma tozu koymak istemediğim için benim kek kabarmadı ama Kaya hayatında daha önce hiç kek görmediği için bu durumu yadırgamadı, oturdu hapur hupur yedi, yemeye bir türlü doyamadı. Hatta kocam bile bayıldı,5 dakikada hazırlanıyor, 180 dereceye ayarlanmış fırında 30 dakikada pişiyor, hemencecik de soğuyor.

 

Deneyin yorumlarınızı bekliyorum…

1 Mart 2013 Cuma

AYSUN THE SÜTÇÜ


Geçenlerde bebekli bir arkadaşıma, Aslı’ya gittim. Aslı her şeyin en güzelini en organiğini buluyor, gerekirse taptaze sebzeleri meyveleri şehir dışındaki çiftliklerden bile getirttiği oluyor, oğlunu inanılmaz sağlıklı besliyor.

 

O gün bana, yeni keşfettiği manavları, dükkanları ve pek çok şey daha anlattı ama en ilgimi çeken Aysun The Sütçü oldu. Efendim Aysun diye bir kadın varmış, bu kadının 200 inek kapasiteli bir çiftliği varmış, ineklerini fabrika yemiyle değil tahıllarla otlarla besliyormuş. İneklerin sütü el değmeden sağılıyormuş, bu kadının sütleri çok sağlıklı oluyormuş. Üstelik 5lt sipariş edersen, süt kapına kadar geliyormuş.

 

Bizim Aslı da bu kadının şanını duymuş, hemen denemek için 5 LT süt sipariş etmiş. Süt gelmiş, önce kaynatmışlar, süt kaynadıkça evi bir koku sarmış bir koku sarmış, gelen giden burası ne kokuyor, ne kadar güzel kokuyor diye sormuş durmuş. Sonracığıma Aysun hanımın sütlerinden bir peynirler, bir yoğurtlar yapmışlar, tadından yenmez olmuş. Aslı sütün ne kadar farklı, ne kadar sağlıklı, ne kadar lezzetli olduğunu o kadar çok anlattı ki, dayanamadım eve döner dönmez sipariş vermek için çalışmalara başladım.

 

Gariptir Google’a Aysun The Sütçü yazdım, aradım taradım bir türlü iletişim adresi bulamadım. Sonunda Aslı’yı aradım, o da bana bir mail adresi yolladı aysunthesutcu@gundonumu.biz.tr , buraya mail atacakmışım, adresimi, kimin vasıtasıyla kendisini bulduğumu, kaç LT süt istediğimi yazacakmışım, sonra beni de sevkiyat rotasına koyması için bekleyecekmişim. Ölme eşeğim ölme dedim ama inat ettim bir kere, o sütü illa da oğluma içireceğim.

 

Neyse ki kadından hızlıca cevap geldi, kısa bir süre için, bizimki de dahil olmak üzere bazı semtlere sevkiyatı durdurmuşlar, istersem anlaşmalı oldukları organik dükkânlardan süt temin edebilirmişim ama bu dükkanlar da sipariş usulü çalışıyormuş, talebe göre süt oluyormuş, 1 hafta önceden hangi dükkandan süt alacaksam oraya bildirmeliymişim...

 

Süte ulaşmak zorlaştıkça iştahım kabardı, kasap dükkanı önünde ciğer bekleyen kedilere döndüm ve dayanamayıp kadının anlaşmalı olduğu organik dükkanlardan bana en yakın olanına gittim. Harbiden kadının sütlerini dolaba koymuşlar hepsinin üzerine küçük küçük etiketler yapıştırmışlar, etiketlere Cemile Toköz, Hayriye Çoköz gibi isimler yazmışlar yani ön siparişle tüm sütleri satmışlar.

 

Peki ben ne yaptım? Cazibemi kullandım ve başkasının adına gelmiş olan 2 kg lik sütlerden birini kaptım. Eve varır varmaz bir güzel kaynattım, gerçekten Aslı’nın dediği kadar varmış, o koku, o tat, o lezzet, her şeye değdi, oğlum da sütü lıkır lıkır içti. Şimdi bana yakın olan organik dükkanlardan biriyle anlaştım her hafta benim adıma 5 LT süt getirecekler.

 
Siz de beklemek istemezseniz;

Cihangir’de Balya Organik: 212 252 35 82 http://balyaorganic.com/Default.aspx
Topağacı’nda GAIA Yoresel: 212 219 42 72   http://www.gaiayoresel.com/

Akatlar’da Serente Organik: 212 351 81 16 http://www.serenteorganik.com/

Bostancı’da Katre Organik: 216 410 4325 http://www.katredogal.com

Üsküdar’da Doğancılar Et Şarküteri: 2126 553 37 90 http://www.dogancilarkasap.com

Beykoz’da Ekobahçe Gıda: 216 485 30 93 http://www.ekobahce.com/index.php

Ataköy Atrium’da Vitaminera: 212 661 78 29

Bebek’te Organik Dükkan: 212 358 4310
 
Arnavutköy’de BALZEY Organik

Acıbadem’de Gül Gıda

Kuzguncuk’ta Divan Keyfi

Arnavutköy’de BALZEY Organik

27 Şubat 2013 Çarşamba

SAĞLIKLI YEMEK TARİFİ 1


Bu günden itibaren, 5 gün boyunca sizlerle oğluma yedirdiğim sağlıklı yemek tariflerini paylaşacağım…

 

Artık yeni trend bebekleri olabildiğince uzun bir süre boyunca tuzdan ve şekerden uzak tutmak. Emzikleri reçele batırmak sonra bebeğin ağzına tıkıştırmak, çorbalara bol bol tuz atmak yasak. Hal böyle olunca, tadıyorum, bakıyorum, Kaya’nın öğünlerinin yenilebilirliğini test ediyorum ve her seferinde aynı kanıya varıyorum, Kaya’nın öğünleri gerçekten yavan, ne tadı var ne tuzu, bazen zavallıcığa acıyorum…

 

Gerçi Kaya halinden memnun, başka tatları bilmediğinden, çikolatayla, tuzla, patates kızarmasıyla, makarnayla tanışmadığından, önüne ne koysam kaderine razı oluyor, yemek dediğin böyle bir şey herhalde diyor, afiyetle yiyor…

 

Ama benim içim acıyor, biz tepsi tepi baklavaları mideye indirirken, en soslusundan spagettileri hüpletirken, peyniri uzadıkça uzayan sosisli, sucuklu pizzaları yerken, zavallı Kaya her gün, her öğün aynı mamaya talim oluyor.

 

Ne yapayım ne yapayım, vicdanımı nasıl rahatlatayım derken başladım deneyip deneyip tatmaya, Kaya’nın çorbasını en şahane kıvama getirme çabalarıma…

 

Sonunda hem lezzetli, hem doyurucu hem de sağlıklı bir formül buldum, sizlerle de paylaşıyorum.

 

½ patates

½ havuç

½ soğan

½ kabak

1 tutam brokoli

1 tutam karnabahar

2 yaprak lahana

50 gr Kuzu eti

2 çorba kaşığı toz irmik

1 çay kaşığı zeytinyağı

 

Tüm bu malzemeleri bir tencereye koyuyorum, üzerini örtecek kadar su ilave ediyorum ve kaynatıyorum. Patatesler yumuşadığında, iki çay kaşığı toz irmik ekliyorum ve üç dakika daha kaynatıyorum.

 

Kabak, havuç ve soğan çorbanın daha tatlı olmasını, toz irmik ise çorbanın daha yoğun olmasını sağlıyor. Dana eti yerine kuzu eti kullanıyorum çünkü doktorumuz daha sağlıklı olduğunu söyledi. Başlarda her gün kasaptan 50 gr kuzu eti alıyordum, biraz komik oluyordu şimdi kasaba gidiyorum 350 gr kuzu etini kıyma gibi çektiriyorum. Eve gelince 350 gr kıymayı, 7 eşit parçaya bölüp buzluğa atıyorum, bir hafta boyunca her gün çorba yaparken, bir top kıymayı buzluktan çıkartıp öyle kullanıyorum.

 

Kaya çiğneme alışkanlığı kazanana kadar tüm bu malzemeleri kaynatıp, soğutup, cam rendede eziyordum ama çiğneme alışkanlığını kazandığından emin olduktan sonra, çorbayı blenderdan geçirmeye başladım ve inanılmaz vakit kazandım.

 

Siz de benimle sağlıklı yemek tariflerinizi, doktorunuzun tavsiye ettiği ürünleri ve zaman kazanma tüyolarınızı paylaşırsanız çok sevinirim.

 

 

23 Şubat 2013 Cumartesi

YENİ NESİL ANNELER


Hani gazetelerde meyvelerle sebzelerle ilgili haberler çıkıyor ya, efendim domates kansere çok iyi geliyor diyorlar, çok değil bir ay sonra aman sakın domates yemeyin, domates kanser yapıyor diyorlar. Bir kısır döngüdür gidiyor, yere göğe koyamadıkları domatesi, ertesi gün yerden yere vuruyorlar. Domatesin başına gelenler, yediği hakaretler, günü gelince diğer meyve sebzelerin de kaderi oluyor. Doktorların çocuk büyütmekle ilgili söylediklerini, domatesin akıbetine benzetiyorum. Gelin bakalım yıllar önce neler önermişler, şimdi yıllar önce önerdiklerinden nasıl yan çizmişler…

Bizi yüzüstü yatırtarak büyütmüşler, şimdi bebeğini yüzüstü yatırmaya çalışana cahil muamelesi yapıyorlar. Yüz üstü yatırılan bebeğin boğulma riski var cık cık cık diye anneyi kınanıyorlar.

Bizi sabunları köpürte köpürte, resmen cildimizi çitileye çitileye yıkamışlar, şimdi iki sene bebek vücuduna sabun değmeyecek, hafta da bir kere, en organik duş jeliyle bebek hafifçe temizlenecek diyorlar.

Bizi sarıp sarmalayıp, külotlu çorap üzerine pijama, üstüne kayak kıyafetiyle sokağa çıkartırlardı, şimdi çocukları kalın giydirmeyin, soğuk bebekleri hasta etmez, sıcak hasta eder diyorlar. Hatırlıyorum, hasta olduğumda eve kapatılır, battaniyeler içinde, yatak döşek yatırılırdım, şimdi bebek ya da çocuk hasta olduğunda mutlaka dışarı çıkartılacak, eve kapatılmayacak diyorlar.

Bize doğduğumuz günden itibaren su vermişler, şimdi ilk 6 ay sadece anne sütü verilecek diyorlar.

Bizi ağladığımızda, şımarırız korkusuyla hiç kucağa almamışlar, şimdi ilk üç ay bebek her ağladığında kucak diyorlar.

Bizi ayakta sallayarak uyutmuşlar, şimdi sakın ayakta salamayın, bebek uyumayı kendi kendine öğrensin diyorlar.

Bizim dişimiz çıkarken, ağzımıza rakı sürerlermiş, şimdi acaba oğlumun ağzına rakı mı sürsem desem, beni tımarhaneye yollarlar.

Ne diyorlarsa onu yapıyoruz, yeniliklere ayak uyduruyoruz, trendleri kayınvalide ve anneannelere kabul ettirmekte biraz zorlanıyoruz ama güç bela da olsa başarıyoruz. Acaba boşa mı kürek çekiyoruz, on sene sonra, her şeyi yanlış yapmışsınız bebeğe öyle değil böyle bakılır mı diyecekler, merak içinde bekliyoruz.

20 Şubat 2013 Çarşamba

4 ELEMENT


   
Bebekler için, anne karnından çıkmak sandığımızdan daha büyük bir tramvaymış. Göbek bağları kesilip de, ilk nefeslerini aldıklarında, bebeklerin ağlamaları, yuva sandıkları, kendilerini güvende hissettikleri yerden kopartıldıklarındanmış.

İlk üç aylarında adapte olmak ve hayatta kalmak için savaşan bebekler, yeni yuvalarına uyum sağlayamadıkça, dünyayla başa çıkamadıkça başlarmış ağlamaya. Böyle durumlarda bebekleri yatıştırmak için tek yapmamız gereken anne karnını anımsatmakmış.

Oğlum da çok ağladı, üç ay boyunca hiç susmadan saatlerce ağladı, gözleri morarana, sesi kısılana, yorgunluktan bayılana kadar ağladı. O dönemde keşfettim, meğersem bebekleri rahatlatmanın yöntemleri ve tüm bu yöntemlerin mantıklı açıklamaları varmış.

1-      Bebekler, anne karnında, su kütlesinin içinde yaşadıklarından, 9 ay boyunca, dış sesleri bizim gibi değil, bir uğultu şeklinde duyarlarmış. İşte bu sebepten, anne karnını terk ettikleri andan itibaren, elektrik süpürgesi ya da saç kurutma makinasının bizim kulaklarımızı tırmalayan gürültüsü onları rahatlatır, onlara anne karnını hatırlatırmış.

 
2-      Bebekler, 9 ay boyunca ufacık bir alanda sıkışarak, hareket etmekte zorlanarak yaşadıklarından, onları kundaklamak, bir nevi hareket etmelerini imkansız kılmak, onlarda ana rahmini efekti yaratırmış. Ama yanlış kundaklamak, hiç kundaklamamakla aynıymış, kundaklayacaksan adam gibi yapacakmışsın. Aşağıdaki linkleri tıklayarak kundaklamanın püf noktalarını öğrenebilirsiniz.



 

 
Hatta üşenmezseniz, aşağıdaki linki tıklayıp, size önereceğim DVD’yi sipariş edebilirsiniz, bana çok yardımı olmuştu, şiddetle tavsiye ediyorum.


 

3-      Bebekler anne karnında suyun içinde, bir o yana bir bu yana sallandıklarından, kucağa alınıp pışpışlandıklarında ya da hafif sağa sola sallandıklarında kendilerini anne karnında sanar rahatlarlarmış.

 
4-      Emziğin rahatlatıcı etkisini de yadsımamak lazımmış, bebek emziği aldığında kendini memede zanneder rahatlarmış. Emziği vermenin, bebeği emziğe alıştırmanın püf noktaları varmış. Bebeklerin ağzına emziği tıkıştırmamak, alması için zorlamamak gerekiyormuş. Aksine emziği, bebeğin ağzına sanki her an çıkabilirmiş gibi yerleştirmek, bebek emziğe ulaşmaya çalıştıkça emziği hafif hafif geri çekmek, bebeği emziği alması için teşvik etmek gerekiyormuş.

Sakın benim zamanında düştüğüm hataya düşmeyin, salladım susmuyor, elektrik süpürgesi sesi bizimkine vız geliyor tırıs gidiyor, emzik almıyor, kundak işe yaramıyor demeyin. Unutmayın tüm bebekler birbirinden farklı, bazıları hiç ağlamıyor, bazıları sıkıntısı varken ağlıyor bazılarıysa hiç susmuyor, işte o hiç susmayanlara aynı anda tüm yöntemleri uygulamak gerekiyor. Kundak yaptığınız bebeği, elektrik süpürgesi sesi eşliğinde, ağzında emziğiyle hafif hafif sallayın bakın ne oluyor, resmen bir mucize gerçekleşiyor.

 

17 Şubat 2013 Pazar

15. AY AŞISI


                                                                   
Cuma günlerini gezi günü ilan etmiştim fakat bu hafta, aylar öncesinden Cuma saat 9:40’a, Kaya için alınmış bir doktor randevumuz vardı, bizim gezi olayı yattı. Kaya her şeyden habersiz bir şekilde attaa attaaa diye kapıya dayandı, tabi soluğu doktorda alınca, ataya gittiğine gideceğine pişman oldu, bizimki pişman olmakla kalır mı, kalmadı, beni kandıran annemi de cezalandırmalıyım dedi ve bana hayatımın en korkunç yarım saatini yaşattı.

Arabada keyiften ayaklarını sallayan, etrafa gülücükler saçan Kaya, doktorun muayenehanesinin binasını gördüğü anda ağlamaya başladı. Tahmin edersiniz ki, sıra beklediğimiz ve muayene olduğumuz süreç içerisinde, Kaya’nın ağlaması da şiddetlendi, tepinmeler, kendini yerden yere atmalar başladı.

Muayene zamanı geldiğinde Kaya o kadar kendinden geçmiş ve o kadar kontrol edilemez bir hal almıştı ki, doktor, Kaya’nın ne boyunu, ne kilosunu, ne de kafasının çapını ölçebildi. Daha biz işin acısız kısmı hakkıyla bitiremeden aşı vakti geldi çattı. O esnada oğlumun içinden bir canavar fırladı, nasıl direndi, nasıl debelendi, amanın iğnenin ucu kırılacak da kolunun içinde kalacak, bağırmaktan boğazı yırtılacak da bir daha konuşamayacak, doktorumuz, alın bu çocuğu kendinize başka bir doktor bulun diyecek diye ödüm koptu.

Gariptir, Kaya aşıyı oldu, sustu, o gün ağlama limitini tükettiğinden midir yoksa bana acıdığından mıdır bilinmez, akşam olup da uyku zamanı gelene kadar gıgını çıkarmadı. Ben de huzur içinde, tüm sıkıntıların bizi terk ettiğinden emin bir şekilde oğlumu öptüm, kokladım, yatırdım. Aşı oldukları akşam, bebekler ateşlenebilir, huysuzluk edebilir diyenlere kulak asmayarak, hahaytt benim oğlum o kadar sağlıklı ki, aşı ona vız gelir, tırıs gider naraları atarak odama çıktım.

Büyük konuşmamak lazımmış, allah büyük konuşanı çarparmış...

Normal şartlar altında akşam 9 da uyuyan, sabah 7’ye kadar bir kere bile uyanmayan, top patlasa kımıldamayan Kaya’ya o akşam bir haller oldu. Sabaha kadar 40 kere kalktı, her kalktığında feryat figan ağladı, aralarda ateşi çıktı, sürekli kucak istedi, kucaktan başka bir yerde uyumadı, her yatağına yatırma çalışmamda uyandı. Kucağımda Kaya, eciş bücüş koltuğun tepesinde, boynum tutuldu, belim büküldü, bacaklarım ağrıdı, ayaklarım üşüdü, sabaha kadar gözüme uyku girmedi sonunda güneş doğduğunda başladım söylenmeye. Bu ne ya dedim, bu ne biçim aşıymış dedim, dedim de dedim...
Eyvallah demek, şükretmek lazımmış, beterin beteri varmış, gece yaşadıklarımız, sabah başımıza geleceklerin yanında solda sıfır kalırmış. Bir öncekinden daha da korkunç bir gün geçirdik, Kaya bu sefer bütün gün ağladı, oturunca ağladı, ayağa kalkınca ağladı, ağladı da ağladı. Paçama yapıştı, bana dokunmadığı her saniye huysuzlandı. Neyse ki akşam olduğunda aşının etkileri de hayatımızdan çıktı.

Etkilerin geçmesine o kadar sevindim ki, ajitasyona son verdim, allahım sana şükürler olun bir sonraki aşımıza koskoca üç ay var ya haftada bir aşı olsaydık halimiz nice olurdu dedim şükrettim.

13 Şubat 2013 Çarşamba

ESERLERİMİZ


Gözlemlediğim kadarıyla annelerin bebekleriyle ilgili iki temel sorunu var; birincisi uyku, ikincisi yemek, şükürler olsun ki bizim uykumuzda,iştahımız da yerinde…

Her şeyin yolunda gitmesi hayatımızı renklendiremeyeceğimiz anlamına gelmiyor elbette, bu sebepten ben de yemek seanslarında bir farklılık yaratmak için sürekli araştırıyorum, okuyorum, tüm bunları yaparken, en büyük yardımcım Pinterest. Bayılıyorum ben Pinterest’e, vizyonumu açıyor, beni bambaşka alemlere taşıyor. Gene Pinterest’ te dolaşırken çok şeker bir tasarımla karşılaştım; tasarımı anlatmakla vakit kaybetmeyeceğim, görseli aşağıda.
 

 

 
Daha farklı seçenekler için, aşağıdaki siteleri de ziyaret edebilirsiniz:



Oğlum, yani Kaya çok güzel yemek yiyor ama neden onu şaşırtmayayım, neden onun hayal gücünü geliştirmeyeyim dedim ve benzer bir çalışmayı ben de denemeye karar verdim. Maalesef resim konusunda çok yeteneksizim, yardıma ihtiyaç duydum, kocam ve Kaya’nın ablası Alara sayesine tüm dileklerim yerine geldi, Alara ve kocam bana yardım etti, onlar çizdi ben süsledim. Aman da ne güzel akıl etmişim, hem ailecek şahane vakit geçirdik, hemde Kaya’yı şaşkın ördek yavrusuna çevirdik. Bizim eserlerin resimleri de aşağıda, çizerken Kaya’nın ilgi duyduğu nesneleri konu almaya özen gösterdik,Kaya arabalarla, kamyonlarla, trenlerle, tekerlekli cisimlerle ilgileniyor,kelebekler, çiçekler, böcekler ona vız geliyor tırıs gidiyor… Eğer benzer bir çalışmayı yapmak isterseniz, benden size naçizane bir tavsiye, siz de çocuğunuzun ilgilendiği, gördüğünde tanıdığı, ne olduğunu bildiği nesneleri resmedin.
 
Alara'nın Eseri
Kamyon kasasındakiler havuç
Trafik lambası; kırmızıbiber, yeşilbiber ve kaşar peynir
 
 
Kocamın Eseri
Kamyon kasasındakiler; bezelye, nar, yeşilbiber
 

Bu proje için gerekenlerin fotoğrafı aşağıda;



1-     Sharpie kalem http://www.akofis.net/Product.asp?ID=43887adresinden edinebilirsiniz ( kalemin özelliği, değdiği yüzeyden çıkmaması ama tabi kimyasal bir ürün) Sharpie ile tabağa çizdiğiniz resim aylarca bozulmayacaktır.İyi güzel ama ben kimyasal içermeyen bir kalem kullanmak isterim, çizdiklerim varsın silinsin, üşenmem her gün tabağa farklı farklı resimler çizerim derseniz American Gourmet Writter kullanabilirsiniz ( AGW yenilebilir özelliğe sahip bir gıda kalemi, yani çocuğunuzun ya da bebeğinizin kalemi yalamasında, yemeye çalışmasında hiçbir sakınca yok). Ben tüm riskleri göze aldım ve AGW’ı tercih ettim fakat bu ürün Türkiye’de bulunmamakta, isterseniz http://www.amazon.com/Gourmet-Writer-Decorator-Assorted-Colors/dp/B0012DMI1Sadresinden sipariş edebilirsiniz.

2-     Bezelye, tatlı kırmızıbiber, tatlı yeşilbiber,kaşar ve nar, bu ürünleri nerede bulacağınızı söylememe gerek olmadığını düşünüyorum.

3-     2mm çapında daire şekilli kesici ( Alara’nınçizdiği trafik lambasının ışıklarını yaparken bu kesiciyi kullandık). Bu ürünü de  http://www.partidugun.com/kaliplar/stadter-42-li-mini-kupat-set adresinden edinebilirsiniz. Biraz pahalı, o kadar para vermek istemem derseniz trafik lambasını resimden çıkartabilirsiniz.

Hepsi bu, eserlerinizin resimlerini benimle paylaşırsanız beni çok memnun eder, vizyonumu açar, bana ilham kaynağı olursunuzJ

 

Söylemeden geçemedim;

Bezelyenin faydaları: Bezelye vücuda enerji verir ve vücudu kuvvetlendirir. Kasların gelişmesine ve yenilenmesine yardım eder. Kansızlığa iyi gelir. Karaciğerin çalışmasını düzene sokar.Özellikle taze bezelye bağırsakları çalıştırarak kabızlığı giderir.

Narın faydaları: Harareti keser.Enerji verir ve yorgunluğu giderir. Vücudu, kalbi, mideyi ve diş etlerini kuvvetlendirir.Mide iltihabı ve ağız yarası için faydalıdır. Cilt sağlığı için de faydalıdır.Nar suyu

Kırmızıbiberin faydaları: Vücudun bulaşıcı hastalıklara, karşı direncini arttırır. Sindirimi kolaylaştırıcı ve iştah açıcı etkisi vardır. İshali kesmesinin yanında, iyi bir idrar ve gaz söktürücüdür. Ferahlatıcı ve solunum yollarını açıcı özelliği ile soğuk algınlığı, grip, bronşit gibi solunum yolları rahatsızlıklarına ve öksürüğe iyi gelir. Diş ve boğaz ağrılarını hafifletir.

Yeşilbiberin faydaları: Bağışıklık sistemini kuvvetlendirir. Hazmı kolaylaştırır, kabızlığı azaltır. Göz sağlığı için çok faydalıdır.

+

Çocuğunuzu gülümsetmenin hazzı…

 

10 Şubat 2013 Pazar

CUMA GEZMELERİ


Kaya evde boğuluyor, duvarlar üstüne üstüne geliyor, yağmur çamur demiyor, bizimki sürekli dışarıda olmak istiyor. Uyandıktan, kahvaltısını ettikten, evde yarım saat vakit geçirip, hevesini aldıktan sonra dayanıyor sokak kapısına, başlıyor attaaaa attaaa diye bağırmaya.

Günlerimiz uzun zamandır, şöyle geçiyor; sabahları 45 dakika sitede dolaşıyoruz, öğleden sonra illaki ya manava ya Migros’a gidiyoruz ama Kaya’ya yetemiyoruz. Dolayısıyla her gün site gezmelerinin, manavın, Migros’un dışında yapacak bir şeyler üretiyoruz. Pazartesi, Salı, Çarşamba günleri Gymboree, Perşembeleri Ulus pazarı, hafta sonları dünya alem var ama cumaları boş geçiyoruz ve bu sebepten çok zorlanıyoruz. Ne yapalım annecim, cumaları da sitede dolaşalım, manava, Migros’a uğrayalım sonrada azıcık evde oturalım, sadece bugüncük evde oturalım demekle, Kaya ikna edilemiyor, evde oturduğumuz her dakika aleyhimize işliyor, biz evde durdukça Kaya sıkılıyor, huysuzlaşıyor ve akşama doğru çığırından çıkıyor. Oysa ben ikimizin de mutlu olmasını istiyorum ama Kaya mutsuzken ben mutlu olamıyorum. Sonunda bir çare buluyorum ve Cuma günlerini gezi günü ilan ediyorum. Artık her Cuma Kaya’nın ilgisini çekeceğini düşündüğüm bir yere gideceğiz. Bu hafta ilk gezimizi gerçekleştirdik.

Kaya arabalarla çok ilgili, sokakta, otoparkta, galeride nere de olursa olsun iki arabayı ellemeden, yanlarına gidip ınnn ınnn demeden içi rahat etmiyor, arabalar resmen oğlumu gülümsetiyor. Ben de Kaya’nın arabalara olan bu zaafına güvenim ve 14 aylık olmasını pek de önemsemeyerek, ilk hedefimizi Koç Müzesi olarak belirledim.

Ben ne kadar akıllıymışım, iyi ki Kaya’nın yaşını dikkate almamışım. Ne kadar faydalı bir iş yapmışım. Koç Müzesi’nin içi ayrı güzelmiş, dışı ayrı güzelmiş, gez gez bitmezmiş, zaman burada su gibi akıp gidermiş. Müzeye adımımızı attığımız anda Kaya kendinden geçti, bir o arabaya koşturdu, bir bu arabaya, bir motorlara bir camekanlara, zavallım ne yapacağını şaşırdı. Tam üç saat kaldık müzede, Kaya hiç yorulmadı, bir kerecik bile mızıldanmadı, heyecandan yemeğini bile yemedi, aç aç dolaştı, hayretler içinde oradan oraya saldırdı. Sergilenen çoğu şeye dokunmanın yasak olması beni biraz çaresiz bıraktı çünkü Kaya laf anlamadı, dokunma annecim, yapma sevgilim dedikçe daha da azdı, arabalara dokunmayı geçti, binmeye kalktı. Güvenlikler sürekli bizi uyarmak zorunda kaldı sonunda baktılar uyarılar bir işe yaramıyor zangoç gibi peşimize takıldılar ama değdi…

 
 
 
 
 
 
Sadece Kaya değil, ben de ilk defa gittim Koç Müzesi’ne, gerçekten şahane bir yermiş. Ne kadar özenmişler, ne kadar detaya girmişler, ne kadar emek etmişler ve ne güzel düşünmüşler, tek kelimeyle hayran kaldım. Arabaların, kayıkların, bisikletlerin, bebek pusetlerinin, motorların, uçakların, tramvayların, faytonların, emme basma tulumbaların bile tarih içinde şekil değiştirişini konu almışlar. Ne yalan söyleyeyim bu kadarını beklemiyordum. Keşke Kaya ve ben bir başımıza olmasaymışız da daha güzel fotoğraflar çekebilseymişim, neyse seneye Kaya biraz daha büyüdüğünde onu mutlaka bir kere daha Koç Müzesi'ne getireceğim ve çok daha güzel fotoğraflar çekeceğim.

Haftaya Cuma nereye gitsek acaba, fikri olan var mıdır?  

2 Şubat 2013 Cumartesi

SONUNDA AMACINA ULAŞAN KÖPEK SEVDAM




Her çocuk gibi ben de hayatımın bir dönemini köpek sahibi olmayı isteyerek geçirdim. 12 yaşıma bastığımda istediğim oldu.

Olaylar tam da hayal ettiğim gibi gelişmedi; bir aile dostumuzun fabrikasını bekleyen Doberman yavruladı, yavrulardan bir tanesi de bana hediye edildi. Oysa ben, daha sakin, daha sevimli, daha filmlerdeki gibi bir köpek hayal etmiştim… Sahip olduğum ve sahip olmak istediğim köpeğin farklılıkları bir yana dursun, asıl şoku, babamın köpeğe EMİNE adını koymasıyla yaşadım.

Şimdi sorarım size, nerede benim hayallerimi süsleyen, her daim temiz, uzun sarı tüylü, akıllı Lessi nerede bir Dobermanın, sokak köpeğiyle çiftleşmesinden dünyaya gelen, büyüdükçe yavru olmanın verdiği sevimliliği yitiren, bir türlü çişini kakasını sokağa yapmayı öğrenemeyen, bütün evi kokusuyla saran, annemin elbiselerini parçalayan, saldırgan EMİNE.

Ne sadık bir dost, ne oyun oynayabileceğin bir arkadaş, ne de kucağına alabileceğin, tüylerinde elini gezdirebileceğin bir hayvan olamayan EMİNE’yi, bizimle geçirdiği altıncı ayın sonunda kaybettik ama tahmin edersiniz ki benim köpek macerası burada bitmedi.

Yıllar yıllar sonra, üniversiteye başlayıp, yalnız başıma koskoca bir evde yaşadığımda, tahtaların çıtırtısından, yaprakların hışırtısından üç buçuk atıp uykularım kaçmaya, sabahın altısına kadar ayakta kalmaya başladığımda, ailem imdadıma yetişti. Gene bir arkadaşlarının, tam da saf kan olmayan Chow Chowu, sokak itlerinden birinden hamile kalıp da 6 tane yavru doğurduğunda, Chow Chowla uzaktan yakından alakası olmayan yavrulardan biri benim oldu.

Ne idüğü belirsiz yavruyu ilk gördüğüm anda bu ne kadar da mutsuz bir hayvan dedim. Ne gözünün feri vardı ne de azıcık neşesi. O köpeğin adını THE MUTSUZ koydum. Sonra sonra ismi kısalttım aralarda onu DIMIT diye bile çağırdım. THE MUTSUZ ya da DIMIT, çişini kakasını yapmayı tahmin ettiğimden çok daha kısa bir sürede öğrendi, gece korkularımı dindirdi, bana iyi geldi ama o da gençlik hastalığına yakalandı ve o da öldü.

Önceki hayatımda köpekmişim olmalıymışım ki, tüm bu olumsuz deneyimlerime rağmen köpek sahibi olmaktan vaz geçemedim. Evlenmeden önce, bir English Bulldog aldım. İlk defa köpeğimi seçme şansım vardı, bir tanıdığının orada burada çiftleşen köpeklerinden dünyaya gelen yavruları değil de istediğim köpeği alacaktım. Seçme şansım olması, doğru bir seçim yapmamı sağlamadı. Buruş buruş vücuduna, minik sevimli hallerine kanıp aldığım English Bulldog macerası bir kabusa dönüştü. Kendi boku dahil bulduğu her şeyi yiyen bu köpeğin adını BOKİ koydum (Veterinere bu ismi asla kabul ettiremedim, veterinerim köpeği BAKİ diye çağırmasına engel olamadım). BOKİ, evde kemirilmedik yer bırakmadı, her sevmeye çalıştığımda beni ısırdı, geceleri horul horul horladı…

O zamanlar bir apartman dairesinin 4. Katında yaşıyordum, yaşadığım evin izolasyonu korkunçtu, alt kattaki komşu sifonu çekse, ta bizim evden duyuluyordu. Eeee tabi köpek havlıyordu, tahta parkelerin üzerinde tıkır tıkır koşturuyordu, alt komşu da tımarhanelik oldu. Bir gün, 60’lı yaşlardaki, hafif muhafazakar, iyi niyetli ama kıl komşu benim kapımı çaldı, karı koca rahatız olduklarından, beni dava edeceklerinden, apartmandan attıracaklarından bahsetti. O dönem, en uyuz zamanlarımdı, hala hafif ergendim, tam kendime en güvendiğim dönemdeydim falan fişman
derken komşuya bir terslendim bir terslendim, iyi bok yedim. Sonunda ne oldu, olan bana oldu, apartmanın istenmeyen kişisi ilan edildim, hepsi aynı yaş grubunda ve aynı yaşam tarzında olan apartman ahalisi beni dışladı. Her gün kapımı çalmaya, arabamı park ettiğim yerden, duvara öğlen saat dörtte çaktığım çiviye kadar sürekli beni azarlamaya başladılar. Hal böyle olunca BOKİ’yi bir tanıdığın bahçıvanına vermek zorunda kaldım.

Üçüncü hüsrandan sonra, kendi adıma, köpek defterini kapattığımı sanıyordum ne zaman ki kendimi, doğum gününde, oğluma bir köpek alırken buldum, o zaman henüz o defterin kapanmadığını anladım. Allahtan deneyimlenmiştim; yaşam tarzımıza, isteklerimize, beklentilerimize daha yakın bir köpek, Maltes Terrier almıştım. Hem ufak, hem oyuncu, hem kokmuyor, hem horlamıyor. Gerçekten çok isabetli bir karar vermişim, ne kadar da iyi etmişim…


Kaya ve yeni köpeğimiz Murphy, her gün kendi aralarında saatlerce oynuyorlar, sürekli rekabet içinde takılıp gidiyorlar. Kakasına, çişine, zaman zaman çamurlu ayaklarına, gecenin kör karanlığında havlamasına rağmen Murphy’nin varlığı her şeye değdi, sonunda aradığım köpeği buldum, çok mutluyum, mutluyuz, mutlular…